1. Haberler
  2. Özel
  3. Şair Erbaş Van’ın konuğuydu: Ben solculuğu bilmeden solcu oldum

Şair Erbaş Van’ın konuğuydu: Ben solculuğu bilmeden solcu oldum

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Şair Şükrü Erbaş, Van’ın konuğuydu. Yüzlerce okuyucusunun katıldığı bir programda, sorularımızı yanıtladı. Şiir üzerine ve dahası sanat üzerine doyumsuz bir sohbet bıraktı bu haberimizde.

‘Ömür Hanımla Güz Konuşmaları’ şiiri başta olmak üzere tüm şiirleriyle her yaştan okuyucunun kalbine dokunan Şükrü Erbaş, Cumhuriyet Dönemi şairleri arasında önemli bir yere sahip. Erbaş, lise yıllarında tanıştığı şiirin bugün en önemli isimlerinden biri olsa da lise yıllarından sonra uzun dönem devlet memurluğu yapıyor. ‘Hiçbir zaman memur olmadım diyen’ Erbaş, sanatın doğma nedeni tam da budur diyor.

Yazdığı ilk şiiri olan ‘Yolculuk’ 1978 yılında Varlık Dergisi’nde yayınlanıyor. 1978’den bugüne sanat hayatına çok sayıda şiir, antoloji ve deneme sığdırarak aynı zamanda bir şiir albümü de yayınlıyor. 2004’de kendi yazdığı şiirleri seslendirerek oluşturduğu albümü dijital ortamda yayınlıyor.

Şair Erbaş Van'ın konuğuydu: Ben solculuğu bilmeden solcu oldum - Şükrü Erbaş 2
Şükrü Erbaş

Sanat hayatına aynı zamanda çok sayıda da ödül sığdıran Erbaş, son yazdığı ‘İnsan Bir Eksik Sözdür’ kitabıyla da büyük beğeni topluyor. Şükrü Erbaş, Anka Kültür Sanat Merkezi’nin düzenlediği etkinlikle Van’daki okuyucularıyla buluştu. Çok sayıda katılımcının bulunduğu etkinlikte kitaplarını imzalayan Erbaş, imza etkinliğinden sonra okuyucularıyla şiir üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi. Erbaş sanat hayatına ve şiir anlayışına ilişkin Serhat News’in sorularını yanıtladı.

‘Ben solculuğu bilmeden solcu oldum’

Bu soruyu sormak için sanırım biraz geç kaldık ama yine de sormak istiyorum. Yazı yazmaya, bu alanda üretmeye nasıl başladınız?

Ben lise yıllarında, yani 1968’de yazmaya başladım. Öncesinde iyi bir kitap okuru ve şiir okuruydum. Okuduğum yazarların ve şairlerin oluşturduğu bir aklım ve kalbim vardı. Okuduğum masallar, hikayeler, türküler bana doğrudan mazlumun yanında yer almayı öğretti. Ben solculuğu bilmeden solcu oldum. Ve hemen yanı başında yazma başladım. Yani devrim yapayım diye yazmadım ama o okumalarla, çocukluk yıllarında ilkokul, ortaokul yıllarında ne okuduysam onlarla birlikte yazmaya başladım. Böylece şiire bir eğilim ve ilgi oluştu. Yani bunun tam olarak bir açıklaması yok. Şiir yazarken buldum kendimi ve bu sürdü gitti.

‘Eğer saz çalsaydım, bunların hiçbirini yazmazdım, köy köy gezerdim’

Bir gün Tezer Özlü’ye ‘Neden yazıyorsunuz?’ diye soruyorlar, o da ‘Yeryüzüne dayanabilmek için’ diyor. Siz neden yazıyorsunuz?

Benim ileriye doğru insana ve hayata karşı sorumluluklarım var. Bildiğim ve becerebildiğim tek şey yazıp çizmek. Dostoyevski der ki; bu dünyada her insan, olup biten her şeyden herkese karşı sorumludur. Eğer bir de bir şeyler yazıyorsanız, edebiyat olabilir, başka bir meslek olabilir; resim yapıyorsanız, müzik yapıyorsanız, kamuoyuna sözlerinizi ve düşüncelerinizi sunuyorsanız siz iki kere sorumlusunuz. Ben bu kadar derin bir sorumluluk tanımı görmedim.  

Neden yazıyorum? Saz çalmaya çalıştım 3-4 yıl boyunca ama olmadı. Bu arada ben türkü delisi bir insanım, 2 bin tane türkü bilirim. Gerçi ses yok saz yok, niye biliyorsam. Hani hamamda herkesin sesi iyi çıkar ya benimki de hamamda söyleyince fena değil gibi geliyor. Öyle değil tabii bu makamı filan katlediyorum bazen. Eğer saz çalsaydım, bunların hiçbirini yazmazdım. Alırdım sazımı köy köy gezerdim kimse susturamazdı beni.

‘Biçime girerek okumuşsanız, Shakespeare okurken 400 yaşında olursunuz’

Sanatçı toplumu gerçekten şekillendiriyor mu ya da herhangi bir etkisi oluyor mu?

Çok yakın vadeli bir şekillendirme olamaz zaten. Ahmed Arif, en verimli zamanlarında 7-8 yıl şiir yazdı. 7-8 yıl içerisinde toplum biçimlendi mi? Hayır. Birkaç yanı var bunun. Hemen olmaz. Ama Ahmed Arif 1950’li yıllardan bu yana 70 yıl geçmesine rağmen hâlâ benim duygularım, başkalarının duyguları, aklı, kalbi, acısı, sevinci, öfkesi… Bütün bir toplumu pasta kalıbı gibi kalıba dökmüyoruz, öyle bir şey değil. Bir kişiye, iki kişiye ulaşıyorsunuz ve biçimliyor. Biçime girerek okumuşsanız Shakespeare okurken 400 yaşında olursunuz, olağanüstü bir şey bu ya da Bin Bir Gece Masalları’nın içerisinde yürürken bin yaşında olabiliriz biz. O anlamda elbette şekillendiriyor. Esas can alıcı noktası şu, bir dünya tasarlıyoruz. Biz bu dünyadan hepimiz şikâyet ediyoruz. Aklımızda hep ah şöyle bir kent, şöyle bir hayat gibi şeyler söylüyoruz. Oysa bilim her şeyi geliştiriyor, hayatımızı kolaylaştırıyor ama yabancılaşmamızı da arttırıyor. Yaşadığımız gerçekliğin bütününü kavramaktan uzaklaşıyoruz. Bunu bütün hayata yaydığımız zaman eğer sanat yapıtı olmazsa şiir, roman, öykü, müzik, resim olmazsa bizim tasarladığımız dünyanın var olacağı formu bilemeyiz biz. Bunu şiir, roman, müzik içerisinde ete kemiğe büründürüyoruz. O yüzden tabii ki dönüştürüyor. Ama bugünden yarına değil yüzyıl sonrasına, bin yıl sonrasına dönüştürüyor.  

‘Şiir, roman okuyup, şarkı dinleyip bu dünyaya döndüğümde dünyaya katlanma gücü buluyorum’

Sanat yapıtını oluşturan kişi, şair ya da yazar ona dayatılan gerçeklikten nasıl sıyrılıp başka bir gerçeklik ortaya çıkarıyor? Hayatın olağan akışının dışına nasıl çıkabiliyor?

Nazım’ın bir şiirinde diyor ki, “Mesele esir düşmekte değil, bütün mesele teslim olmamakta.” Ben 27 yıl devlet kurumlarında çalıştım. Yöneticiydim, uzmandım ama bir gün memur olmadım. Bir gün çalıştığım kurumdaki 300 kişiyle öğle yemeği yemedim. Gidip sürü halinde yemedim. Belki dışarı çıkacak vakit olmadığı için bir iki defa yedim. Şöyle bir şey; içeri giriyorsun sürü halinde 300 kişi. 300 tane ağız açılıp kapanıyor, 300 kaşık beraber hareket ediyor. Bu nasıl bir şey dedim, bıraktım çıktım.

Teslim olmayacaksınız. Tabii ki baskı oluyor, tıraşın şöyle olacak, kravatın böyle olacaktan tut daha neler neler… Orada özgür düşünceni yazacak bir şey yok. Resmi bir kâğıt yazıyorsun geçiyor gidiyor. Devletin bunun dışında benim düşüncelerimden ötürü bana uyguladığı baskı şu ki bu gerçeklik dışına çıkamıyorsun. Sanatın doğma nedeni budur. Eğer bu reddettiğimiz, bize acı veren, kavga ettiğimiz lanet olası bir gerçek, siyasi, ekonomik, kültürel, eğitim, hukuk vs. açısından bu gerçekliği biz hemen dönüştürebilsek üç günde dönüştürürdük bu dünyadan paçayı kurtarırdık. Dönüştüremediğimiz için biz ne yapıyoruz biliyor musunuz? Şiirle bunun karşısına bir dünya kuruyoruz. Bu dünya gerçek değildir. Müzikle koyuyorsunuz, resimle koyuyorsunuz yarattığınız bu dünyaya yaslanıyorsunuz. Bu dünyanın gerçekliğinden ele alıyor, sözünü oradan alıyor ama bambaşka bir söz söylüyor ve buna karşı bu dünyanın içerisini hissediyorsunuz. Esas can alıcı nokta şu; şiiri, romanı okuyup, şarkıyı dinleyip bu dünyaya döndüğümde bu dünyaya katlanma gücü buluyorum. Bu dünyanın değişebileceğine inanıyorum, bu dünyanın iyi bir dünya talep edeceğine inanıyorum. Müzikle, sanatla ayakta kalabiliyorum. Bunun dışında nasıl yaşarsınız, buna uyarsınız, ‘ben kimliksiz kişiliksiz yaşar para kazanırım’ dersiniz, öyle de yaşayabilirsiniz. Biyolojik ihtiyaçlarınızı karşılar gidersiniz bu dünyadan. Leonardo diyor ki; “Zenginlerin hatıraları ölümleriyle biter.” Zenginlerin hatırası olmaz. Benim hatıram olur ama ben dediğim bizler. Onlar sadece yaşadığı sürece vardır.

‘Yaşadığı gerçeklere müdahale eden bütün yazarlar ve şairler devrimcidir’

Sizinle ilgili birçok yerde ‘Devrimci Şair’ şeklinde bir tanımlama yapılıyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Şiirle, yaşadığı gerçeklere müdahale eden bütün yazarlar ve şairler devrimcidir. İnancı hiç mesele değil. Gerçeği dönüştürüyorsa devrimcidir. Muhammed için zamanının devrimcisi diyorlar ya bir yanı doğru bunun. O Arap toplumunu başka bir forma sokuyor. Elbette devrimcidir herkes, yeni bir dünya tasarımıyla geliyorsunuz. Yoksa niye söz söyleyeceksiniz ki? Behçet Necatigil’e sorarlar, “Toplumcu şiir, bireyci şiir nedir? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?” diye, derki; “Sahi toplum ve birey dediniz de bireyin sınırları nerede başlar nerede biter.” Benimle toplumun sınırını ya da seninle toplumun sınırını birisi bana bir çizsin şöyle, elle çizilebilir mi öyle bir şey, yok. Hiçbirimiz için söz konusu değil.       

‘Homojen bir yapı ve grupla karşı karşıya değiliz’

Yazdığınız şiirlerle oluşturduğunuz kitle nasıl, onlarla aranızdaki iletişimi tarif edebilir misiz?

Ben şunu öğrendim oturuyorum şiir yazıyorum, kapanıyorum yazıyorum. Şunu ya da bunu yazdım. Karşımda çok geniş bir yaş yelpazesi, inanç yelpazesi, meslek yelpazesini de kapsayan bir okur kitlesi oluştu. Pek çok insan deyim yerindeyse gittiğim zaman sevgilerini başımdan attılar. İstanbul Kitap Fuarı’nda simsiyah çarşaflı bir kadın geldi sadece gözleri görünüyor. Dört beş kitap almış, imzaladım “Hocam fotoğraf çekinebilir miyiz?” dedi. Tabii ki dedim ama ya o içeriye girecek ya ben standın dışına çıkacağım arkada da uzun bir grup var ve içeriye geldi. Şimdi bunu giymişseniz benim de önyargıma göre hiçbir erkeğe dokunmamanız gerekir. Sonra dedim ki; ‘Biz aynı evin içinde yaşıyoruz, aynı dilin içinde yaşıyoruz, aynı acının içinde yaşıyoruz, benzer bir gelecek tasarrufumuz var; özgür yaşayabilme tasarrufu, iyi yaşayabilme rüyası. Birbirini reddetmeyen özgürlükleri tasarlıyoruz. Ben onu reddetmeyeceğim o da beni reddetmeyecek.’

İnandığım bir şey var; söylediğimiz her söz kendi boşluğunu da beraberinde getiriyor. Biz hangi konuda konuşursak konuşalım, inanarak bir cümle söylüyorsunuz elbette, bu cümle ne kadar anlamlı ve doğru olursa olsun hemen peşinden benim hissettiğim bu boşlukla birlikte geliyor. Şimdi inanılmaz bir boşluk oluyor yani karşındakinin algısıyla da ilgili bir boşluk olabilir ya da benim ifademle ilgili bir boşluk olabilir. Bu yüzden o boşluğu doldurmak için ya da gidermek için bir cümle daha kuruyorsunuz. İkinci bir boşlukla karşılaşıyorsunuz bu diyalektik bir şekilde böyle sürüp gidiyor. Sanırım böyle olması daha iyi, yoksa ayet indirirdim ve biterdi her şey ya da yazan herkes öyle bir şey yapardı. Yani son söz benim üzerime peygamber gelmeyecek derdim ben de ve biterdi. Homojen bir yapı ve grupla karşı karşıya değiliz. Bazı yerlere gidiyorum mesela bu akşamda onlardan biri. Burada 200-300 tane farklı akıl, duygu var. İnancı ve düşüncesi aynı olabilir. Yaşı benzer olabilir ama kişilik farklılığı var. Şimdi bir ortalama söz söylüyorsunuz 200 ayrı kişiden dönüyor geriye. Yani deli cesaretidir çıkıp kalabalığa söz söylemek bir açıdan. Ama bunun başka da bir yolu yok. Yani bu gidip gelmelerde gördüğüm dünyanın en ahmak aklı bile size hiç ummadığınız bir yerde bir cümle söylüyor ve sizin içinizde kalmış bir şeyi açığa çıkarıveriyor. Üzerinden atlayıp gittiğiniz bir şeyi açığa çıkarıyor.

(ro)

Tepki Ver | Tepki verilmemiş
0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
Şair Erbaş Van’ın konuğuydu: Ben solculuğu bilmeden solcu oldum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir